9 Mayıs 2021 Pazar
Sun Children (Güneş)-Majid Majidi
4 Mayıs 2021 Salı
Kandahar’a Yolculuk-Mohsen Makhmalbaf-Kandahar
3 Mayıs 2021 Pazartesi
Sınır / Border
“Border” filmi, 2018 yılında Cannes Film Festivali’nde “Belirli Bir Bakış” bölümünde “En İyi Film Ödülü”nü kazanarak dikkatleri üzerine çekmişti. Yönetmen koltuğunda 1981 Tahran doğumlu Ali Abbasi oturmakta. Abbasi, özellikle 2016 tarihli dram/korku türü yapım olan ve beğenilen “Shelley” filmi ile adından sinema çevrelerinde söz ettirmişti. Yönetmen, eğitimini Danimarka Ulusal Film Okulu’nda aldığı için İskandinavya sineması tekniğine uzak birisi değil. Zaten film, çoğu öğeleri ile İsveç sinemasının genel unsurlarını taşımakta. Kameranın statik pozisyonu, olay örgüsünün yavaş ilerlemesi, konu ve anlatımın minimalist şekilde kullanımı, coğrafyanın filme uygun yedirilmesi bir arada değerlendirildiğinde filmin İranlı bir yönetmenin eli ürünü olduğu ilk başta anlaşılır değil.
Border, İsveç edebiyatı’nın son dönem önemli yazarlarından “John Ajvide Lindqvist“in aynı adlı eserinden uyarlanma. Ancak bu, yazarın ilk uyarlanan eseri değil. Ülkemizde de gösterime giren yönetmenliğini Tomas Alfredson‘un yaptığı 2008 yapımı bol ödüllü “Let The Rıght One In (Gir Kanıma)” filmi de aynı yazarın eserinden sinemaya aktarılmıştı. Oyuncu kadrosu oldukça sınırlı olan Border‘da ana kahramanlardan olan Tina (Eva Melander) gümrük memuru olup, filmin başından itibaren örnekleri verildiği üzere genel toplum tipolojisinden farklı yanları bulunmakta. Bu durum, fiziksel görünümünden kaynaklandığı gibi, aynı zamanda insan duygularını önceden hissetmeye elverişli koku alma yeteneği ile kaçak malların nerede olduğunu önceden görecek altıncı his benzeri özel yetenekleri olacak nitelikte farklı maharetlerle de sergilenmekte. Tina, aynı zamanda işine de çok bağlı. Kimseye iltimas yapmaz, kuralları katı bir şekilde devlet aygıtı adına başarılı bir memur kategorisi ile yürütür, astlarında belirli bir itibarı vardır.
Filmin hemen girişinde kılık kıyafeti ile kendisini ele vermesi zor pedofili kişisinin cep telefonunun içinde sakladığı kapsülünü koku marifetiyle bularak tespit etmesi ve adet olarak fazla likör taşıyan genci yakalaması maharetlerinin ilk işaretleri. Tam da bu süreçte belirli bir rutinde hayatını yürüten Tina’nın hikayesini ters yüz edecek ikinci ana kahraman Vore (Eero Milonoff) ortaya çıkar. Yine bir kontrol sırasında Tina’nın markajına giren Vore’de Tina’nın yanıldığını görürüz. Vore’de bir şey çıkmadığı gibi, erkeklik organı da bulunmaz ve bu durumdan Tina erkek personel tarafından aranıldığı için üzgünlük duyarak, isterse şikayet hakkını kullanabileceğini kendisine söyler.
Vore, Tina’ya fiziken çok benzemektedir. Kendisi kadar gizemli yönleri olduğunu hal ve hareketleri ile anladığımız Vore’yi Tina merak eder. Hatta belki de meraktan da öte kendisinin yanılmasına sebep olan bu kişi, konuşma ve halleri ile kendisinden daha gizemli ve özel yetenekleri olduğunu hissettirir. Normalde kimsenin özel hayatını belirli bir bürokratik kültüre sahipliğinden olsa gerek merak etmeyen statik kişilik Tina, Vore’nin kaldığı hostel’e gider. Aslında rutin bir hayatı olsa da, Tina’nın kendi fantastik dünyasında bir arayış içerisinde de bulunduğu seyirci tarafından baştan hissedilmektedir.
Tina’nın yalnız kalmamak için sürekli evde TV izleyen ve köpek dövüştüren Roland (Jörgen Thorrson) ile aynı evi paylaşması, kendisi için aslında mutluluk veren bir durum değildir. Roland’ın cinsi ilişki teklifini kabul etmemesi, kitap okurken televizyonun sesini kısmasını istemesi ve en sonda da kovması Tina’nın fasit bir hayatının olduğunu gösterir. Tina mutsuzdur, çirkinliğinin ve yüzünün bu hale gelişinin nedenlerini daima babası’na (Sten Ljunggren) sorar. Babası ile de tam anlamıyla sağlıklı bir diyalog kuramamaktadır. Babasının Roland’dan olan şüphelerine ilişkin konuşmasının Tina tarafından kesilmek istenmesi, aralarındaki ilişkinin sağlıklı bir boyutta olmadığını gösterir. Tina, çocuğunun olamayacağına dair üzüntüsünü, düz/tepkisiz yüz hatlarına karşın zaman zaman izleyiciye sözleri ile gösterir.
Tina’nın belirttiğimiz fantastik dünyası yalnızca fiziki görünüşü ya da özel yetenekleri ile sınırlı değildir, aynı zamanda doğa ile ve tabiatın bir parçası olarak geyik, kurt gibi hayvanlarla da kendisine göre geliştirdiği bir iletişim biçimi vardır. Zaten film boyunca Tina’nın kükreme, hayvani bir kısım hareketleri aksettirmesi, örneğin sıklıkla koku alma duyu organını işlevli hale getirmesi Tina’nın zaten bir insan boyutundan farklı bir türün temsili olduğunu göstermektedir. Filmin ismi bu açıdan yanıltıcı olabilmektedir. Zira, Border yani sınır isminin sanki Tina’nın gümrük memuru olmasından hareketle mesleki gayeyle konulmuş ad olduğu gibi bir algı ortaya çıkarabilir. Ancak border/sınır ile kastedilen bence “insanlık ve cinsiyet sınırı“dır.
Tina’nın ilerleyen aşamalarda Vore ile aynı evi paylaşması, cinsel ilişkiyi tersi rollerle yaşaması, beraber doğanın onlara bahşettiği larvaları yemeleri, şimşek çaktığında beraber sarılarak masa altında ağlamaları hep Tina’nın kendi türünü ve en az kendisi kadar egzantrik birisini bulduğuna dair inanç ve güveninden kaynaklanmaktadır. Spoiler verip filmin tadını okuyucuya kaçırmama adına belirtmemiz gerekir ki, filmin sonunda Vore’nin filmin başlangıcı ile bağlanan intikam vurgulu olay örgüsü, Tina’nın babasının itirafları ile bir bütün olarak bakıldığında, sınırı aşan Tina’nın mutluluğu bu üçüncü tür ilişkide beklemesinin beyhudeliğini gösterir. Bu nedenle film bana kimi fantastik yanlarına karşın, feminist yazının güçlü ismi Simon de Beauvoir‘ın özellikle “İkinci Cins” eserinde bahsettiği kadının olanaklarını aşma, tasarlama yeteneğinin her türlü erkek tarafından önemsizleştirildiğine dair tezlerini hatırlattı.
Bürokratik düzlemde yaptığı iş kendisini cinsiyetsizleştirmekte, kendisine benzeyen tarafından ise yine kendi sınırlarına hapsedilmeye uğraşılmaktadır. Üstelik filmin başında markette alışveriş yaptığı anlarda kendi hemcinsleri tarafından bile görüntüsü nedeni ile kötü bakışlara maruz kalmaktadır.
Film, başka dünyaların insanları hissini veren iki itici görünümlü Tina ve Vore’nin ilişkilerini belirli bir düzeyde anlatması, özellikle Vore açısından da olanaksız olan cinsel birleşimin sağlanması kısımları itibari ile başarılı. Filmin renk kullanımı, kamera çekimlerinin özellikle Tina ve Vore’nin fiziksel hallerinin ışık ve makyaj ile doğru kullanımı ile de belirli bir düzeyi tutturuyor. Özellikle pastoral kısımlarda görüntü yönetmenliği çoğu Kuzey Avrupa filminde olduğu gibi başarılı. Filmin, son hale kadar belirli bir durağanlığı ile yürüyen akışına uygun müzikler de doğrusu rahatsızlık vermemekte. Ancak filmin rotasını belirlerken gel gitler yaşadığını görmemekte mümkün değil.
Filmin prologunda sanki bir bürokrasi eleştirisi ya da adaletsizlik temasını gerçek dünya ile bağıntılayarak anlatacağını sandığımız anlarda film bir anda fantastik dünyaya yöneliyor. Kuşkusuz John Ajvide Lindqvist‘in romanlarında, örneğin daha önce andığımız “Let The Rıght One In“de vampir dünyasının anlatımında olduğu gibi bu fantastik yönelim yadırganmayabilir. Ancak filmin meramının tam olarak ne olduğu izleyiciye tam olarak yansıtılamamış. Tina’nın doğaya yönelimi belirli açılardan verilmiş, ancak yer yer evin penceresinde, yolda, ormanda temayüz eden hayvanlarla olan yönü daha özgün bir beklenti yaratıyor, çünkü bu sekanslar sık sık tekrarlanıyor. Genel arzu filmin sonunda da karşılanmıyor. Ayrıca gümrük memuru olan Tina’nın polisiye kulvarlara girmesi, özellikle polis Agnetta (Ann Petren) ile olan diyalogları belirli oranda inandırıcılıktan uzakta. Bununla birlikte film İskandinavya soğukkanlı anlatımı ve ilginç oyuncu tipolojisi ile kuşkusuz izlenebilir. Biz sözü yine Simone de Beauvoir‘a bırakalım: “…erkeğin yaşantısı akılsaldır, ama bir takım boşlukları vardır; kadınınki ise kendi sınırları içinde karanlık ama doludur, tamdır.”
Sınır – Gräns-Border-Ali Abbasi
2 Mayıs 2021 Pazar
Prestij (The Prestige) film -Christopher Nolan
"Toplumu etkilemenin ve sürükleyici bir koku gibi yayılan yere insanları çekmenin yolu nedir? Bu akıl almaz sihir çatışmasında, tamda bu anlatılıyor. İnsanların bir araya gelip izlemeleri gereken şeyler sinema ile kısıtlı değildir; büyüleyici bir yetenek çekişmesini sihirbazlıkla ekranlara yansıtan bu enfes Christopher Nolan filmi, 2000'li yılların en harika filmlerinden bir tanesidir. Memento, Başlangıç, Kara Şovalye, Interstellar gibi filmlerle adını duyurmuş ve tüm dünyada tanınmış deha olan Nolan'ın, 2006 yılında ki bu enfes, göz alıcı başarısıyla yoğrulmuş sihirbazlık çatışması büyük bir yankı uyandırdı. Sihirbazlığı bir meslek edinmiş, gittikçe kıvılcımlanan ve felakete doğru sürüklenen bu akıl almaz savaşın düellocuları olan iki sihirbaz, insanlara hızın ve becerinin önemini aktarıyorlar bu savaşlarıyla. Teknolojik açıdan kısıtlı bir devirde geçen filmde, Tesla gibi milyonda bir dünyaya gelen insanı da zaman zaman gözler önüne seriyor. Gerilimi daha ilk sahneden damarlarımıza akıtan Prestij, her filmde göremeyeceğimiz görselleri sunuyor biz izleyicilere. Klasik Nolan filmi işte, anlamak için zeka ve pür dikkat izlemek gerekir, görsel zenginliğin büyüsüne kapılırken diyaloglara dikkat etmek gerekir. Kara Şovalye ve Başlangıç filmlerinde ki gibi, bu filmde de usta aktör Michael Caine'e yer verilmiş. Minik kuşların masumiyetleri, gizeme dönüşebiliyor ve şimşek, etkisini yitirip zararsızlaşabiliyor. Sihirbazlıkta herşey mümkün, namümkünü mümkün kılmak, sihirbazlıkta sadece bir aşamadır. Oyuncu kadrosuda son derece göz doldurucu; başrolde harika performansıyla Hugh Jackman, her zaman ki gibi olağanüstü yardımcı oyuncu performansıyla Christian Bale, insanlıkdışı ve büyüleyici güzelliğiyle Scarlett Johansson, tecrübe akan oyunculuğuyla Michael Caine ve sadece 9 gün önce hayatını kaybeden efsane şarkıcı David Bowie. Ayrıca kostüm, ses gibi şeylerde olağanüstü bir efor sarfedilmiş; şayet kostüm ve davranışlar bu kadar başarılı olmasaydı, devri bu kadar güzel bir gerçekçilikle yansıtamazlardı. Esaretin Bedeli, Se7en, Dövüş Kulübü, Ucuz Roman ve bir çok film gibi Oscar ödüllerinin haksızlık ettiği, ancak Oscar ödüllerinde umduğunu bulamayanların sığındığı IMDb'de 8,5 puan alarak harika bir başarıya imza atmıştır. Hemen hemen her illüzyon sahnesinde, üst seviye de bir gerilim söz konusu. Ayrıca bir çok numaranın hileleri, filmde açığa vurulmuştur. İki sihirbazın birbirlerinin gösterilerini mahvettikleri anlarda insanın içine rutinlikten uzak, engel olamadığı bir heyecan giriyor. İzlerken farkedeceksiniz, Borden'ın Angier üzerinde bariz bir üstünlüğü var ama sonlara doğru Angier son gösterisiyle herşeyi kökünden değiştiriyor, ancak buda olayların bitişi demek değil ve dengesiz bir üstünlük rekabeti oluşuyor. Filmde olan kadınlara oluyor desem yeridir, izlerken bunu da farkedebilme şansınız var. Baş döndüren, insan ayağını yerden kesen sahnelerle dolu bir yapım. Kısacası her insan beyninin algılayamayacağı, çözemeyeceği gizemlerle dolu klasik bir Nolan başyapıtı. Ayrıca filmin Nolan'ın diğer başyapıtı Başlangıç filmiyle benzeyen bir çok yönü var; örneğin son sahnede ki çarpıcılık ve film bittikten sonra bile devam eden sorular, beynimizi ele geçirir nitelikte gizemlerdir. Gerçekten Son sahnesi favori son sahnelerimden bir tanesi ve hiç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar inanılmaz, tarihe geçmiş bir film ve başarılı bir son örneğiyle nefis bir sihirbaz filmi."
Prestij-Christopher Nolan
30 Nisan 2021 Cuma
Kelebekler-Tolga Karaçelik
Baskılar her şeyi yıpratıyor. Bu baskının nereden geldiğiyle de alakalı tabii. Mesela Türkiye’de yerinde hiçbir zaman sarsılma olmayan bir kavram var “Mahalle baskısı”. Ülkemizde herhalde başka bir kavram böylesine hakkı verilerek net bir şekilde temsil edilmiyordur. Ben buna “ sokak mobbing’i” diyerek kendi içimde bir noktaya koyuyorum. Bu baskıya alışırız zamanla. Hatta o kadar alışırız ki bir süre sonra aynı baskıyı uygulayan biz oluruz. Ama bir de devletlerin baskısı vardır. Buna engelleme diyebilirsiniz, sansür diyebilirsiniz, haklarınızın elinizden alınması da diyebilirsiniz. Bu baskı türleri neredeyse maruz kalan her şeyi yıpratırlar. Bir tek şey hariç; SANAT!

Şimdi bunlardan niye bahsettim? Çünkü bahsedeceğimiz film tam da böyle bir baskının ürünü. Kelebekler, Tolga Karaçelik’in son filmi. Tolga Karaçelik Türk sinemasının içinde her zaman farklı bir noktada duran yönetmen. Gişe Memuru ile başlayan macerasında iyi ama popüler olmayan, genelde tiyatro kökeninden gelen oyuncularla çalışmayı tercih etmiş, asla ana akım sinemaya yeltenmemiş, ana akıma dahil olmayı bir televizyon dizisi ile denemiş ama bir türlü becerememiş bir yönetmen. Kendisi ünlü isimlerle değil de rüştünü ispat etmiş kişilerle çalışmayı yeğleyen bir yönetmen. “Sarmaşık “ filmini internet üzerinde başlattığı bir kampanya ile destek toplayarak çeken yönetmen ( tabii bunun yanında birçok festival ve dernekten de alınan destekler var) bu filmle birçok festivalde ödüle layık görüldü. En önemli başarılarından biri de “Sundance Film Festivali”nde dünya prömiyerini yapmış olması olan film, Türk sinemasının da adını böyle önemli bir festivalde bir kez daha duyurmuş oldu. Böyle bir sinema yolculuğu olan “indie” yönetmenimizin üçüncü uzun metraj filmi “Kelebekler”.

Öncesinde bir konuya değinmek istiyorum. Tolga Karaçelik “Kelebekler” projesini kafasına koyduğunda yapımcı desteği aramaya başlıyor. Kendisi pek ana akıma yakın olmadığı için büyük yapım şirketleriyle bir bağı yok. Zaten o şirketlerin yatırım yapacağı bir proje de değil “Kelebekler”. O büyük yapım şirketleri desteklediği sinema daha çok gişe kaygısı olan bir sinema. Sanat kısmını pek önemsemiyorlar açıkçası. Hal böyle olunca zaten onları eliyoruz. Elimizde bir tek kim kalıyor? Kültür Bakanlığı. Yönetmenimiz başvurusunu yapıyor. Ve senaryoyu hayata geçirmenin bir anlamı olmadığını düşünen (!) ve filmi tabiri caizse gereksiz gören kişiler desteği vermemeyi tercih ediyorlar. İşte tam bu kısımda “Neye göre, kime göre” sorularını soruyoruz. Yeni birilerine şans verilmesini istiyorlarsa ,Tolga Karaçelik çok yeni bir yönetmen. Kendini ispatlamış olmasını istiyorlarsa eğer, kriter festivallere katılımdır. Sadece “Sarmaşık” ile 40 kadar festivale katıldı ve adaylıkları var. Ortada bir sansür sistemi var. Ve bir ağızdan konuşulmadığında kesinlikle aforoz ediliyorsunuz. İşte bu film böyle zorluklarla çekildi. Çekimleri Milas’taki Hasanlar köyünde gerçekleşen filmin çekimleri tüm zorluklarla beraber 18 günde tamamlandı. Tam bir emek ürünü olan film Sundance Film Festivali’nin “Dünya sineması Jüri Büyük Ödülü”nü aldı. Adeta Türk sinemasının içerisinde bir kardelen pozisyonunda olan film, hiçbir türlü baskı ve ötelenmenin altında ezilmeden hayata geçirilerek bir şekilde başarıya ulaştı. İşte bu yüzden öncelikle bu filme saygı duyuyor ve selamlıyorum. Gelelim filme peki film nasıl?

“Kelebekler” afişinden başlayarak gidersek “Garip bir aile komedisi – Bir garip aile komedisi – Komedisi bir garip aile”. Film gerçekten kendini afişinde harika bir şekilde özetlemiş. Filmin konusu “Üç kardeşin yolları yıllar önce ayrılmıştır. Aradan geçen 30 yılın ardından babaları çocuklarını bir araya getirmek ister ve onları Hasanlar Köyü’ndeki evlerine geri çağırır. Kardeşlerden en büyüğü Cemal, onları alır ve nedenini bilmedikleri bir yolculuğa çıkar. Üç kardeş köye gittiklerinde ise babalarının öldüğünü öğrenirler. Babaları, köyün acayipliklerinden biri olan kelebeklerin gelişinde gömülmeyi vasiyet etmiştir. Birbirlerini çok az tanıyan kardeşler köyde kaldıkları süre boyunca yaşadıkları olaylarla kendilerini, birbirlerini ve babalarının kim olduğunu anlamaya çalışıyor.” Başrollerinde Tolga Tekin, Tuğçe Altuğ, Bartu Küçükçağlayan var. Proje de yer alan diğer isimler ise Serkan Keskin, Ercan Kesal, Hakan Karsak ve Ezgi Mola. Konusu itibarıyla aslında melez bir türe ait olan film genel olarak dram- komedi-kara mizah türleri içerisinde geziniyor. Atmosferi de bu gezinmelerin hakim olduğu sekanslara göre ayak uyduruyor. Yani film aslında tam bir türe ait olmamak ile beraber aslında parça parça her türden bize tattırıyor. Sahnelerdeki görüntü kullanımı ve efektleri de filmde buna göre düzenlemiş. Öyle ki kardeşlerin hayatlarından kesitlerin yansıtıldığı ve sonrasında bir araya gelişleri ve köye gidip babalarının ölüm haberini alana kadarki kısımda filmin komedi tarafı ağır basıyor. Köye vardıklarında ve sonrasındaki durumlarda ise film drama yöneliyor. Atmosferi de haliyle soğuklaşıyor. Efekt kullanımında da buna önem gösteren Tolga Karaçelik , filmini komedi olarak konuşlandırmasıyla birlikte aslında sıcak tonları tercih etmiş. Görüntülerdeki sarı ve tonlarının ağırlıklı olması da bunun en büyük göstergelerinden biri. Filmin atmosferi sekanslara göre değişse de genelde sıcak bir atmosfer hakim. Film kara mizaha daha yakın olmasını da aslında bu atmosfer durumu dizginliyor. Yani film komedi – dram – kara mizah üçlüsünün içerisinde güzel bir kontrast yakalamış. Sinematografik açıdan baktığımızda ise kamera kullanımı konusunda sabit kamera kullanımı yerine daha aktüel çalışan yönetmen, aslında bu seçimiyle kişiye olayları kendi gözünden seyretme olanağı sunuyor. Kişiyi karakterlerle özdeşleştirmek yerine filmle özdeşleştiriyor. Yani filmi izlerken “ Ya ben Cemal’in yerinde olsam ne yapardım” diye düşünsek de sonrasında “Böyle bir hayatım olsa ne yapardım ya” diye düşünerek hikayenin geneline yayılıyor seyirci. Kullanılan kamera açılarıyla izleyici genel olarak gözlemleyici rolde tutuluyor. Filmin atmosferine ve hikayeye hakim olmasını bol bol genel çekim ve insertlerle sağlıyor. Hikaye aileyi odak noktası alıyor ve sonrasında genel bir toplum ve düzen eleştirisine dönüşüyor. Bana göre çağımızın en büyük hastalığı olan “bireysellik” ve “aile olgusu” eleştirileri ve sorgulamasıyla da mesajını iletiyor. Filmde karakterler çok derinlemesine işlenmiyor. Karakterlerin sadece belli bir kısmını tanıyoruz. Ağabey Cemal uzaya gidememiş bir astronot, ortanca kardeş Kenan seslendirme sanatçısı ve oyuncu, kardeş Suzan ise mutlu olmadığı ve bitiremediği bir evlilikle mücadele eden bir kadın. Karakterler bir araya gelene kadar kendileri için en fazla bunları söyleyebiliyoruz. Ama üçü bir araya geldiklerinde kopmuş olmalarına rağmen var olan anılarını aktararak hepsi birbirlerini tanıtıyorlar. Her karakterle ilgili tam bir kesin kanıya varacakken bir diyalogla kafamızda o karakter yeniden inşa oluyor. Bu da filmi güçlü kılan kısımların başında geliyor. Film daha çok görüntülerinden değil de senaryosundan güç alıyor. Film alışılagelmemiş ve absürt bir Türkiye’yi izleyicisine aktarıyor. Patlayan tavukların, dini sürekli sorgulayan bir imamın, her sene kelebeklerin ölmek için ziyaret ettiği bir köyden bahsediyoruz. Köyde her kesimden insanın dizayn edilmiş olması da eleştirel unsurları beraberinde getiriyor. Muhtar ve karısının arasındaki ilişkide kadına baskıyı, imamda din ile bilim çelişkisini, hikayenin merkezindeki ailemizle de aile kavramını diyaloglarla sorgulayan yönetmen izleyiciye bunları çok iyi sunuyor. Aile hasretiyle büyümüş kız kardeş üzerinden ailenin hatalarının insanda bıraktığı yaraları, ortanca kardeş Kenan ile ailenin insanın karakter oluşumundaki etkisini, Cemal karakteriyle ise de ailenin hayata bakış açınız üzerindeki etkisini gösteriyor.
Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing,Missouri) izle
Polisin, kızının cinayetinde bir şüpheli bulamaması nedeniyle olaya halkın dikkatini çekmek için üç reklam panosu satın alan bir anneyi ko...
-
2014 yapımı Birkaç Metreküp Aşk adlı İran filmi Tahran’da geçmektedir. Tahran’ın kenar mahallesinde yer alan bir fabrikada İranlı işçiler ...
-
Mehrollah'ın ata binmeyi öğrendiği motosikletteki bir yolcu sırasında 14 yaşındaki Mehrollah'ın babası öldürülür. Mehrollah, ailes...
-
İşlemediği bir suç yüzünden hapishaneye düşen hırsız Rıza (Kertenkele Rıza), onu ve diğer mahkumaları “adam” etmeye kararlı hapishane müdü...






