21 Nisan 2021 Çarşamba

Sonsuzluk ve Bir Gün -İran Filmi-Saeed Roustayi

 


İran'ın yoksul bir ailesinde, ailenin en genç kız üyesi Sümeyye'nin evlenmeye karar vermesi akabinde ve bu karar bağlamında gelişen süreçte, o ailenin her bir ferdinin takındığı tavırları, kendince yaptıkları hesapları ve genel olarak birbirleri arasındaki ilişkileri irdeleyen nefis bir İran filmi. 1989'lu yönetmen Saeed Roustayi'nin ilk filmi. Bu nedenle ayrıca tebrik edilmesi gerekiyor.

20 Nisan 2021 Salı

Ahlat Ağacı-Nuri Bilge Ceylan


 Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Ahlat Ağacı, tartışmaya mahal bırakmayacak ustalıkta bir sanat eseri. Uzun süresine rağmen sürükleyiciliğiyle izleyiciyi hikâyenin içinde tutmayı başaran film, doktora tezlerine konu olabilecek derinlikte bir felsefi anlatıyı sinemanın seyirlik özelliğinden taviz vermeden beyazperdeye taşımayı başarıyor. Filmin her bir karesi, bizi insanlık hallerini anlamaya bir adım daha yaklaştırıyor.  

Azalan Estetik Kaygı 
Öncelikle, her ne kadar bunu mekânsal gerçekçilik vurgusunu güçlendirme çabası olarak yorumlamak mümkünse de, Nuri Bilge Ceylan’ın biçimsel estetik unsurlara önceki eserlerine göre daha az önem verdiği bir film yaptığını söylemeliyiz. Yönetmenin o bildik fotoğrafçı estetiğine sadece başrol oyuncusu, tarlada karşılaştığı kız ve onlara tüm ihtişamıyla eşlik eden rüzgârın yer aldığı sahnede rastlıyoruz. Bunun dışında tüm planlar, kır sahnelerine rağmen, taşranın bunaltıcı renklerine teslim oluyor. Ancak bu durum belki de Ceylan’ın biçimsel kaygılardan uzaklaştığı yeni bir dönemin habercisi olarak okunabilir. Bahsettiğimiz estetiği umursamama hali diyaloglara da aksediyor, yönetmen kimi zaman doğal diyalogların içine yaşamın olağan akışında duyamayacağımız kitabi cümleler yerleştirerek dikkatli seyirciyi şaşırtıyor. Yine de bunu teknik bir yetersizlik olarak değerlendirmek doğru olmaz. Yönetmenin diyaloglarda -tıpkı görsellikte olduğu gibi- estetiğe eskisine nazaran daha az önem verdiği, dolayısıyla filmi diyalogların biçiminden ziyade işlevi üzerine kurmak istediği sonucuna varmak mümkün.
 
Baba-Oğul-Kutsal Ruh 
Filmin ana teması bir baba-oğul hikâyesi üzerine kurulmuş gibi duruyor. Yerli sinemamızda sıkça işlenen bir konu bu. Türk sinema seyircisi baba-oğul çatışmasına her zaman ilgi duyar, zira Türk kültüründe erkeklerin ergenlik çatışmalarının en güçlü dinamiği ödipal komplekstir. Ceylan’ın filmlerindeyse baba-oğul teması yok denecek kadar azdı. Bu filmde baba-oğul meselesine girmesi onu standart temalara yaklaşıyor gibi gösterse de aslında yönetmen klasik güçlü ve baskın baba karakteri yerine kurguladığı zayıf, belirsiz, kırılgan, ayrıksı, garip, tutunamayan ama tutkulu baba ile ana çizgiden ayrılıyor. Filmin ismi de buradan geliyor. Baba ve oğulun taşrada/kırsalda kendi hayatlarına yabancılaşıp bir kenarda kendi ıssızlıklarını kendi biçimsizlikleriyle yaşamasını temsil eden ahlat ağacı, baba-oğul çatışmasının kutsal ruhu gibi bu ikiliye sirayet ediyor. Ceylan baba-oğul temasını üçüncü bir ruhla, yani ahlat ağacıyla zenginleştirirken aralarındaki çatışmadan ziyade paylaştıkları ortak ıssızlığa, hem topluma hem birbirlerine karşı geçişsizlik durumuna vurgu yapıyor.
 
Taşra-Kırsal Arka Plan 
Filmde anlatılan hikâye Çanakkale’nin ilçesi Çan ve ona bağlı bir köyde geçiyor. Okulunu bitirip evine dönen genç öğretmen adayı Sinan, yazdığı kitabı bastırmak istiyor. Kumarla hayatı ve itibarı dağılmış bir babası ve dolayısıyla ekonomik sıkıntılar içinde hayatta kalmaya çalışan bir ailesi var. Arka planda ise taşra ve kırsal hayatı izlemekteyiz. Bu vesileyle Ceylan, girift bağlarla birbirine bağlanmış taşra insanları arasındaki yakınlığı kullanarak diyalogları zenginleştiriyor. Birbirinden bağımsız meseleleri ele alan ayrı sahnelerle ana karakteri çevreleyen dünyayı inşa ederken bir yandan da taşranın insan ilişkilerindeki rahatlığından istifade ediyor, karakterini tüm ıssızlığına rağmen istediği kadar insanla muhatap kılabiliyor. Hem ana karakterin, kitabını bastırabilmek için temasa geçtiği siyasetçi, iş adamı ve edebiyatçıyla kurduğu diyaloglar hem de yaşamın gündelik akışı içinde imamlar ve yerel halkla karakter arasında geçen konuşmalar bir tür taşra anlatısı içeriyor. Her bir diyalog öncelikle kendi meselesini ortaya koymayı hedeflese de arka planda kırsalın ve taşranın insan ruhuna attığı çentikleri gösteriyor. Örneğin belediye başkanı ile Sinan arasındaki diyalogda siyasetin doğası üzerine incelikli ipuçları bulabildiğimiz gibi taşrada siyaset yapmanın ayrıcalıklı bir incelemeyi hak ettiğini de fark ediyoruz. Yine Sinan’ın kitabına destek olması için görüştüğü bir taş ocağı sahibiyle aralarında geçen konuşmada iş dünyasının kirli paçalarını görmekle kalmıyor, ticari yaşam-kalımını toplumun değerler sistemiyle entegre eden taşralı iş adamı mikrotipi üzerinden ülkedeki iş hayatı ve siyaset arasındaki yozlaşmış kapitalist ilişkiyi de okuyabiliyoruz. Taşra, sunduğu sevimsiz ama basit tiplemeler aracılığıyla insan ilişkilerini hem zengin hem de okunabilir kılması hasebiyle Türk sinemasındaki arka plan işlevini uzun süre devam ettireceğe benziyor.
 
İki İmam Bir Agnostik 
İmamların dinle ilgili meseleleri tartıştığı sahneler filmin en ilginç bölümlerinden. Bu sahnede ana karaktere iki güçlü oyuncu imam rollerinde eşlik etmekte. Ceylan din meselesine Kış Uykusu’nda (2014) sınırlı bir çerçevede girmiş; Türkiye’deki seküler aydın tipinin din meselesine “yüce dinimiz” klişesine yaslanan yaklaşımını ustalıkla ele alırken temennacı bir taşra imamıyla da bir dindar prototipi çizmeye çalışmıştı. Ahlat Ağacı’ndaysa Ceylan’ın artık daha fırtınalı sulara yelken açtığını, din meselesini daha esaslı bir bağlamda ele almaktan çekinmediğini görüyoruz.
 
Öyle ki, dindarlar arasındaki “klasik din yorumu - yenilikçi yorum” tartışmaları iki imamın şahsında sürerken konuya dışarıdan dahil olan agnostik sorgulamalar, iki farklı din yorumunun hem birbirine karşı hem de agnostik sorgulamaya karşı geliştirdiği çeperlerin sınırlarını gözleme şansı sunuyor. Bu diyalektik üçgenin filmin en zekice icadı olduğunu teslim etmemiz gerek. Eğer sinema tarihinde başka bir örneği yoksa, Ceylan’ın sadece bu fikri bile onun bir deha olduğunu iddia etmek için yeterli. Sıradan izleyiciye oldukça uzun gelen bu sahnedeki üçlü diyalog (trialogue) entelektüel izleyiciye doyurucu bir zihinsel şölen hediye ediyor. Sufi bir imamla görece daha dünyevi (dolayısıyla katı fıkıh ve akait kaidelerini daha fazla önemseyen) bir imamın kişiliklerine bağlanan diyaloğun merkezine son dönemlerde İslam dininin sol veya radikal yorumunda öne çıkan Ebu Zer figürü yerleştirilmiş. Dolayısıyla güçlü ve muktedirden yana bir din yerine mülkiyetsiz, sosyalist bir din arayışıyla ilgili tartışmalardan Gazali ve İbn Rüşd’e kadar uzanan o kadim meseleler güncel bir diyaloğa yedirilmiş. Fakat bu diyaloğa iki yerden sık sık salvolar geliyor: ilki, diyaloğun üçüncü kişisi Sinan karakterinin agnostik ve politik soruları, ikincisiyse bir motosikletin diyaloğa mızrak gibi giren dünyeviliği. İkinci imamın motosikletini ödünç verirken takındığı cömert tavır ile motosikletine verdiği aşırı kıymet arasındaki çelişki, ödünç vermenin onda yarattığı gizli rahatsızlığı açığa vuran usta işi cümleler ve diyaloğu yaran motosiklet sesiyle din meselesine kendini zorunlu olarak dayatan dünyeviliği vurgulayan Ceylan’ın zekice kurgusu. Belki de filmdeki diyalogların içindeki en felsefi cümle, motosikletin bize dünyayı dayatan ve dikkate almaktan kaçınamayacağımız baskın sesiydi.
 
Öte yandan, din tartışmasının hem teistler içindeki yorum kavgasında hem de inancın ateist ve agnostiklere karşı savunulmasındaki ana çerçevesini çizen bu diyalog, üçlünün birbirlerine yönelik geliştirdikleri soru sorma ve savunma biçimlerinin birbirlerinin yolunu tıkayan, doğurgan olmayan, kaotik ve ifade karmaşası yaratan labirentini de yansıtıyor. Ceylan esasen ferdi alandan toplumsal bir katmana uzadığında dini tartışmanın nasıl çaresiz ve çözümsüz bir labirent doğurduğunu ve mantıken kimsenin galebe çalamadığı tarihsel bir tragedya yarattığını göstermiş oluyor. Ceylan’ın hem Kış Uykusu’nda hem de Ahlat Ağacı’nda din meselesine yönelik yaptığı bu açımlama, yönetmenin belki de din temalı müstakil bir filminin habercisi olabilir. Belki de bu sayede Türk sinemasında din meselesinin kapsamlı bir felsefi sorgulamasına ilk kez Ceylan sayesinde kavuşacağız.
 
Ve Pornografi 
Nuri Bilge Ceylan insanları sevmiyor olacak ki insan doğasına yönelik pervasızca eleştiri getirebiliyor. Zaten başkarakteri insanları sevmediğini söylüyor ve bu, Ceylan’ın kendi çelişkisini dürüstçe itiraf etmesi olarak da okunabilir. Filmde edebiyat paneline katılmayıp mektup gönderen taşra yazarına getirilen eleştiriyi, kendisini törenlere aşırı önem vermekle eleştirenlere karşı Ceylan’ın bir savunması olarak görmek mümkün. Yani Ceylan kişisel meselelerine filmlerinde girmekten çekinmiyor gibi. Dolayısıyla, başkarakterin memleketi seven ama insanını sevmeyen yaklaşımını çoğu sol aydının memleket sevdasına eşlik eden memleket insanına karşı sevgisizliğinin bir yansıması olarak da okuyabilir, hatta bunu yalnız ve güzel ülkesi için ödül alıp da ülkesinin insanlarını sevmeyen yönetmenin özel durumuna da indirgeyebiliriz.
 
Ceylan’ın insanları sevmeyen tutumunu, en çok da insanların zayıflığını gösterirken onurunu hiçe saymasında görebiliyoruz. Ahlat Ağacı’nın birkaç sahnesinde bu zayıflık pornografisi zirveye ulaşıyor. Köfte ekmek almak için oğlundan para isteyen babanın davranışlarındaki onursuzluk, Sinan’ın aile fertlerini cebinden alınan para için suçlarken ortaya çıkan aile kurumuna yönelik ağır eleştiri bunların başında geliyor. Öte yandan, yine kahvehanedeki piyango satıcısının astronomik derecede ufak sayılarla borç hesabı yaptığı yoksulluk tasviri de insanlık onuruna yönelik rencide edici tavrı gösteriyordu. Şu halde, Ceylan’ın pornografiye kaçan bu zayıflık takıntısı eski filmlerindekinden daha büyük ve artık hayatın olağan akışına uymayan kiplerle karşımıza çıkıyor. Ceylan’ın insanlık idealinden ümidini kestiğini haber veren bu durum, onun bu ideali eleştirirken neden acımasız davrandığını ve davranacağını da gösteriyor.
 
Kuyuda Biten/Başlayan Hayat 
Kuyu metaforu filmin en güzel sahnesiydi şüphesiz. Kör kuyu, babanın su bulup ellerinde kalan son varlığı, çorak tarlayı yeşertmeye dair romantik hayalini simgeliyordu. Aylarca uğraşılan kuyu ne kadar derine inilirse inilsin bir türlü suyunu vermiyordu. Zaten baba kuyunun amansızlığına yenik düşmüş ve bu hayalinden çoktan vazgeçmişti. Sinan’ın babasının kuyu takıntısına yönelik eleştirisi, onu babasının hayalinden ayrıştıran bir noktaydı. Nitekim o da tıpkı babası gibi bir ahlat ağacıydı, kendi şekilsiz ve ayrıksılığı kitap basma ve yazar olma hayaliyle tebarüz ediyordu. Ancak filmin sonunda kuyuda ölümü anlatan rüya sahnesi ve akabinde Sinan’ın kuyuyu kazmaya devam edişi vasıtasıyla yönetmen, bu taşra hikâyesini olabilecek en güzel yere bağlıyordu. Sinan kendi hayalinden vazgeçmiş, babasının hayaline sahip çıkmıştı. Kuyudaki ölüm, kabuğunu kırıp taşradan gitmek isteyen eski Sinan’ın ölümünü veya taşraya teslim olan yeni Sinan’ın doğumunu, bir yandan biten ve bir yandan da başlayan bir hayatı simgeliyor muhtemelen. Ve bize o amansız taşra trajedisini hatırlatıyor: Taşrada her şey taşraya rücu eder.

İnatçı Bir Adam-Yozlaşı ve Rüşvet Kıskacında Politik Film



 İran’ın yasaklı yönetmenleri arasında yer alan Muhammed Rasoulof’un son filmi İnatçı Bir Adam Türkiye’de de çok aşina olduğumuz, hakkında sık sık çeşitli anlatılar, hikâyeler dinlediğimiz, farklı coğrafyalarda, farklı dinamiklerin harekete geçirdiği rüşvet olgusunu irdeliyor. İşe girebilmek, çocuğunu istediği okula kaydettirebilmek, herhangi bir mülakattan geçer not alabilmek için müthiş bir kayırma piyasasının oluştuğu tek ülke elbette İran değil. Bireylerin gündelik hayatını, tüm insani ilişkilerini derinden sarsan, bugüne ve geleceğe dair güvenini zedeleyen belki de en etkili ve en köklü alışveriş olan rüşvet, toplumsal olanı ortadan kaldırma mekanizmasını harekete geçirecek ilk akla gelen yollardan biri.

 
Muhammed Rasoulof filmleri söz konusu mekanizmayı harekete geçiren toplumsal yozlaşmayı bir memurun umursamaz tavrında, bir komşunun “bu işler böyle yürür” telkininde yahut bir gazetecinin kumpaslarında ifşa eder. Neredeyse hiçbir zaman tebessüm ettiklerini görmediğimiz, genelde başları dertte olan ana karakterlerse yozlaşmayı sorun haline getiren ve buna karşı koymaya çalışan kimselerdir. İran halkının farklı kesimlerinden insanların bir araya toplandığı bir gemide geçen olayları anlattığı, 2005 tarihli Demir Ada (Jazireh Ahani) filminde göçmenler, kadınlar, çocuklar ve erkekler bir petrol tankerinin içinde hayatlarını sürdürmeye çalışır. Cenazeden düğün törenine kadar gündelik hayat olduğu gibi geminin içerisinde sürüp gider. Sevdiği kadının başkasıyla evlenmesine engel olmaya çalışan genç bir erkek, bu evliliğe dayanamaz ve kaptan Nemat’ın motorunu alıp gemiden uzaklaşır. Adamları genci kısa sürede kaptana teslim eder ve kaptan da yaptığı bütün iyilikler karşılığında kendisine ihanet ettiğini söyleyerek gence işkence etmeye başlar. Tüm gemi mürettebatı işkenceyi seyreder. Yalnızca işini severek yapan ve geminin batmakta olduğu konusunda kaptan Nemat’ı uyaran bir öğretmen, çocuğun daha çok genç olduğunu ve onu affedebileceğini söyler. Kaptan Nemat’ın cevabı nettir: “Onu affedersem gemide kargaşa çıkar.”
 
Yönetmenin sonraki filmleri söz konusu bu kargaşaya odaklanır. Tolga Karaçelik’in Sarmaşık’ındaki (2015) beybaba karakterini anımsatan kaptan Nemat, geminin asayişi için sert ve acımasız tavırlarıyla işleri yoluna koymak zorundadır. 2011 yılında çektiği Hoşçakal (Goodbye, 2011) ise toplumsal kargaşanın önüne geçilebilmesi için rejim tarafından baskıya maruz bırakılan genç avukat Noora’nın İran’dan çıkabilmek için bürokrasi ve istihbaratla mücadele edişini anlatır. Yönetmenin bir diğer filmi olan Manuscripts Don’t Burn (2013) ise yine rejim tarafından aranan bir yazarın, el yazmalarının peşine düşen iki istihbaratçının hikâyesidir. Noora’nın merkezde olduğu filminin ardından bu kez benzer bir temayla bir gün aniden Noora’nın evini basan iki istihbaratçıyı takip ederiz. Rasoulof’un filmleri hem anlattığı temalar hem de sinematografik atmosferleriyle birbiriyle paslaşan ve yer yer tekrara düşen biçimsel unsurlara sahiptir.
 
Rasoulof İnatçı Bir Adam ile erdemin kaynağı, geleneğin taşıyıcısı olarak kodlanan taşranın kanıksanan rolünden arındırıldığı bir hikâye kurgular. İran’dan çıkıp neresi olursa olsun gitmek isteyen Noora ve traşını olup, takım elbiselerini üzerine giyip hazırladığı bavuluyla pencereye yaklaşan yazarın hikâyesi sanki Reza’nın taşraya yerleşmesiyle devam eder. İnatçı Bir Adam, yönetmenin diğer filmlerinden aşina olduğumuz toplumsal yozlaşı temasını bu defa taşrada geçen bir rüşvet alıp verme gerilimi üzerinden aktarır. Söz konusu gerilim karakterlerin geçmişte yaşadıkları birtakım travmatik olayların açığa çıkması, kime inanıp güvenebileceklerini bilememelerinin ötesine geçemez. Dünyanın her tarafında rüşvet bazı trajik sonuçlara yol açabilir. Dolayısıyla sinemada karşımıza çıkması bir yandan kaçınılmaz bir yandan da işlemesi risklerle dolu bir konudur. Söz konusu risk filmin yönetmenlerinin yönetim ve rejimler tarafından sansüre uğratılması ya da yasaklanmasından ibaret değildir. Daha da önemlisi oldukça politik ve toplumsal olan bu temanın sinemaya nasıl aktarıldığına ilişkindir.
 
Bu anlamda özellikle tematik benzerliğinden dolayı son dönem Romanya sinemasının en etkileyici filmlerini yapan Cristian Mungiu’nun Mezuniyet’ini (Bacalaureat, 2016) hatırlatmakta fayda var. Benzer bir toplumsal eleştiri örneği olan bu film tüm estetik yeteneğini ve seyirlik gücünü karakterlerin ve olayların katmanlı yapısından alır. Baba karakterinin yaşadığı gerilimin seyirciye aktarılış biçimi, hikâye içinde farklı zeminlerde akmaya devam eden yan anlatılar, filmin biçimsel yapısını güçlendirir. Filmin duygusal ağırlığı tek başına rüşvet gerilimine yüklenmez. Film ilerledikçe pencereye taşı kimin attığı, rüşvetin verilip verilmeyeceği meselesi önemini kaybetmeye başlar. Gündelik hayatta yaşanabilecek herhangi bir çelişki aklı kurcalar ve filmin seyirciyi götürdüğü yer bambaşka bir soru olabilir.
 
Rasoulof sineması seyirciyi kendisinin ortaya attığı soruyla sınırlandırmaya çok hevesli bir anlatım diline sahip. Reza’nın rüşvetle imtihanındaki tüm detayları zaman içerisinde kolaylıkla unutabiliriz. Hoşçakal filminde Noora’nın evinde beslediği küçük su kaplumbağasını, Demir Ada’da küçük bir çocuğun geminin zemininden içeri dolan suda tuttuğu balıkları, yaşlı bir amcanın bütün gün kapkara gözlükleriyle izlediği ve keşfetmeye çalıştığı güneşi ise daha zor unuturuz. Sinema gündelik hayatta çok sık duyup gördüğümüz şeylerin ardında yatabilecek sırları, dolambaçları, çelişkileri bize hatırlattığı ölçüde kendi dilini ve atmosferini kurar. Tek başına sarsıcı bir olay anlatmanız bir yerlerde birtakım olayların yaşandığı, toplumsallığın ne ölçüde ortadan kalktığı hakkında fikir vermekle yetinir. Ülkelerin reel-politik angajmanları daha fazlasını zorlamak için elverişli ortamı sağlamıyor olabilir. Ancak gerçek anlamda kamuya politik bir söz söylemek ile sinematografik dil üzerinden izleyicinin bu sorunlar üzerine düşünebilmesi için ona alan açmak farklı şeylerdir. Rahmetli Abbas Kiyarüstemi’nin dediği gibi, iyi bir filmin etkisi uzun sürelidir ve siz salondan ayrıldıktan sonra onu kafanızda yeniden inşa edersiniz. Yeniden inşa edebilmeniz ise yönetmenin gerekli alanı size açmış olmasından geçmektedir.

Demir Ada (Jazireh ahani) 2005-Muhammed Rasoulof

 Demir Ada’da küçük bir çocuğun geminin zemininden içeri dolan suda tuttuğu balıkları, yaşlı bir amcanın bütün gün kapkara gözlükleriyle izlediği ve keşfetmeye çalıştığı güneşi ise daha zor unuturuz. Sinema gündelik hayatta çok sık duyup gördüğümüz şeylerin ardında yatabilecek sırları, dolambaçları, çelişkileri bize hatırlattığı ölçüde kendi dilini ve atmosferini kurar. Tek başına sarsıcı bir olay anlatmanız bir yerlerde birtakım olayların yaşandığı, toplumsallığın ne ölçüde ortadan kalktığı hakkında fikir vermekle yetinir. Ülkelerin reel-politik angajmanları daha fazlasını zorlamak için elverişli ortamı sağlamıyor olabilir. Ancak gerçek anlamda kamuya politik bir söz söylemek ile sinematografik dil üzerinden izleyicinin bu sorunlar üzerine düşünebilmesi için ona alan açmak farklı şeylerdir. Rahmetli Abbas Kiyarüstemi’nin dediği gibi, iyi bir filmin etkisi uzun sürelidir ve siz salondan ayrıldıktan sonra onu kafanızda yeniden inşa edersiniz. Yeniden inşa edebilmeniz ise yönetmenin gerekli alanı size açmış olmasından geçmektedir

18 Nisan 2021 Pazar

Çok Yakın Çok Uzak Film-Reza Mirkarimi

 


Kibirli bir nörolog, oğluna ameliyat edilemez bir beyin tümörü teşhisi konduğunda hayatının anlamını incelemelidir. Oğlunun astronomi gezisine yetişmek için çölde yaptığı yolculuk, onun görüşlerine ve değerlerine meydan okuyan, görünüşte sıradan insanlarla karşılaşmasına yol açar.

16 Nisan 2021 Cuma

Ekmek ve Çiçek/İran Dram Filmi/Nun va Goldoon-Mohsen Makhmalbaf

 

,
İran sinemasının büyük ismi Mohsen Makhmalbaf, ?Nun va Goldoon? adlı filminde yıllar önce ünlü yönetmenden kendisini bir filminde oynatacağına dair söz alan bir polis memurunun hikayesini anlatıyor.
Yönetmenin evine kadar gelen ve ona verdiği sözü hatırlatan polisin davranışı karşısında duygulanan Makhmalbaf filmi çekmeye karar verir. Filmin konusu da aslında filmin çekilme sebebinin kendisi yani onu bu sözü vermeye iten olaylar dizisi olacaktır.

14 Nisan 2021 Çarşamba

Beyaz Balon-İran Fimi 1995-Jafar Panahi

 


21 Mart, ilkbaharın ilk gününde İran'da yeni yıl kutlanmaktadır. 8 yaşındaki küçük kız Razieh, her yılbaşı olduğu gibi bir japon balığının olmasını hayal eder. Erkek kardeşinin de yardımıyla annesini balığı almak için ikna eder. Ama şehrin kalabalık sokaklarında parasını kaybeder. Onu ararken de başından pek çok macera geçecektir.

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing,Missouri) izle

  Polisin, kızının cinayetinde bir şüpheli bulamaması nedeniyle olaya halkın dikkatini çekmek için üç reklam panosu satın alan bir anneyi ko...