Polisin, kızının cinayetinde bir şüpheli bulamaması nedeniyle olaya halkın dikkatini çekmek için üç reklam panosu satın alan bir anneyi konu almaktadır.
Polisin, kızının cinayetinde bir şüpheli bulamaması nedeniyle olaya halkın dikkatini çekmek için üç reklam panosu satın alan bir anneyi konu almaktadır.
Wyoming, 1900'lerin başı. Butch Cassidy ve The Sundance Kid, bir haydut çetesinin liderleridir. Bir tren soygununun ters gitmesinin ardından kendilerini bir ekiple birlikte kaçarken bulurlar. Çözümleri Bolivya'ya kaçmak.
Orjinal Adı: Butch Cassidy and the Sundance Kid Yapım Yılı: 1969 Tür: Aksiyon , Western Yönetmen: George Roy Hill Oyuncular: Paul Newman, Robert Redford, Katharine Ross, Strother Martin, Henry Jones
Zebercet, ismini ilginçliğinin aksine, eski bir otelde müdürlük yapan sıradan bir adamdır. Görünürde hiçbir sorunu olmayan bu adamın içinde fırtınalar kopuyordur aslında. Her gün kendisiyle ve hayatla savaşır gizliden gizliye. Takıntılar edinmiştir bu yüzden Zebercet. Bu takıntıların en büyüğü ise yoldadır. Bir gün otelin kapısından giren güzel bir kadın, Zebercet'in en büyük tutkusu, en büyük saplantısı olur. Kadın otelden ayrılır ve bir hafta sonra tekrar geleceğini söyler. Bir hafta boyunca bekler adam, kadının kaldığı odaya müşteri almaz, titizlikle düzenler. Kadının ağzından çıkan birkaç kelime kafasının içinde dönüp durur. Geleceği gün heyecanla bekleyen Zebercet düş kırıklığına uğrar, kadın gelmemiştir.
Sinemamızın en önemli yapıtlarından biri olan Anayurt Oteli, Yusuf Atılgan'ın aynı isimli yapıtından Ömer Kavur tarafından sinemaya uyarlanmıştır.
Lorenzo Anello, oğlu ve eşiyle birlikte Bronx'un oldukça ırkçı bir muhitinde yaşamaktadır. Maddi durumu pek iyi değildir ancak suça hiçbir şekilde bulanmadan, doğru dürüst bir hayat yaşamayı başarmaktadır. Bir gün oğlu, bir gangsterin hiç yoktan bir sebeple bir adamı öldürdüğünü görür. Onu polise ihbar etmediği için gangsterle aralarında bir arkadaşlık başlar. Lorenzo, oğlunun bir gangsterle arkadaş olmasına karşıdır ancak bu, onların arkadaşlarının günden güne ilerlemesini engelleyemeyecektir. Artık bu dürüst aile, suç batağına doğru sürüklenmektedir.
A Bronx Tale, Robert De Niro'nun ilk yönetmenlik deneyimi.
Eve dönüş bir dramın filmidir. Mustafa (Memet Ali Alabora) ve eşi (Sibel Kekilli) 5 yıllık evlidirler. Bir de Elif adında kız çocukları vardır. Mustafa İstanbul’un kenar mahallelerinde yaşayan, siyasete karışmayan, sendikaya bile zorla girmiş bir işçidir. 12 Eylül 1980 ihtilali olur ve aralarının sürekli bozuk olduğu ev sahibi örgüt üyesi diye Mustafa’yı ihbar eder. Mustafa’ya Şehmuz kod adlı bir örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle 22 gün boyunca işkence yaparlar. Yanında da hücre arkadaşı ve aslında bir öğretmen olan Hoca (Altan Erkekli) vardır. Film, bir insanlık ayıbı olan işkenceyi bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir.
Felekten Bir Gece serisi ile yıldızı parlayan aktör Bradley Cooper'ın başrolde olduğu filmin yönetmenliği ve senaristliği ise kamera arkasına yeni adım atan Brian Klugman ve Lee Sternthal ikilisine ait.
Bir filme gidip kendinizi Park Chan-wook gibi bir ustaya bırakmanın, "Başka Seçenek Yok" gibi ton olarak karmaşık bir filmin tüm iniş çıkışlarında ona güvenmenin çok tatmin edici bir yanı var. Bu eşsiz başyapıtın yanlış gidebileceği tüm noktaları görmek çok kolay ve baştan sona sadece doğru seçimler yaptığını görmek çok tatmin edici.
**Şeytanı Gördüm (I Saw the Devil) Film Özeti ve SEO Uyumlu Tanıtımı** Güney Kore yapımı olan *Şeytanı Gördüm* (I Saw the Devil), psikolojik gerilim ve suç türlerinin başarılı bir örneğidir. Film, kadın, çocuk ve yaşlı demeden acımasızca cinayetler işleyen cani bir seri katilin karanlık hikayesini anlatır. Sadece kendi tatmini için cinayetler işleyen bu seri katilin peşine, tüm Kore polisi düşer. Ancak katilin izini sürmek zordur; çünkü neredeyse hiç delil bırakmamaktadır ve kurbanlarını tamamen rastgele seçtiği düşünülmektedir. Başlangıçta polisler, seri katilin cinayetlerini fazla önemsemezken, işler bir komiserin kızının kaçırılmasıyla tamamen değişir. Komiser, kızını kurtarmak ve katili adalete teslim etmek için tüm polis gücünü seferber eder. Gerilim dolu kovalamaca ve psikolojik oyunlar eşliğinde ilerleyen film, izleyicilere unutulmaz bir sinema deneyimi sunar. *Şeytanı Gördüm* filmi, sadece Güney Kore sinemasının değil, dünya çapında da beğeni toplayan, eleştirmenlerden olumlu yorumlar alan ve başarılı sayılan yapımlar arasında yer alır. Gerilim, suç ve dram unsurlarını ustalıkla harmanlayan bu film, Kore filmleri sevenler için kesinlikle kaçırılmaması gereken bir yapımdır. **Neden Şeytanı Gördüm Filmini İzlemelisiniz?** - Gerilim ve suç temalarını derinlemesine işleyen özgün senaryo - Güçlü oyunculuk performansları ve etkileyici karakterler - Sinema otoritelerinden tam not alan kaliteli yapım - Kore sinemasının karanlık ve sürükleyici atmosferini sevenler için ideal - İzleyiciyi ekran başına kilitleyen sürükleyici kurgu Kore polisi ile acımasız seri katil arasındaki nefes kesen mücadeleyi konu alan *Şeytanı Gördüm* filmi, gerçek bir psikolojik gerilim arayan sinemaseverlerin favorisi olacak.
Dünyanın en genç insanı on sekiz yaşındayken ölmüştür ve insanlık, neslinin tükenme olasılığı ile karşı karşıyadır. 2027 yılı itibari ile dünya, hiçbir şekilde anlam verilemeyen olaylara sahne olmaktadır. Artık üremek diye bir şey yoktur. Bu durum siyasi açıdan da tüm dengeleri sarsar. Yaşananlar karşısında bir grup insan var oluşlarını akışa teslim ederken diğer bir grup ise olanları değiştirmek için mücadeleye girişir. Bu süreçte Büyük Britanya, yönetim biçimi olarak kullandığı askeri emperyalist sisteminden ötürü kargaşaya engel olmayı başaran ve huzurunu koruyan ülke konumundadır. Yine de ülkeye girmek siteyen çok sayıda mülteci vardır. Theo, bu olaylar içinde geride duran bir bürokrat konumundayken, bir gün kaçırılır. Sevgilisi Julian da işin içindedir ve mültecilerin haklarını korur. Theo’dan istenilen tek şey bürokratik destektik.
Film, mutsuz ev kadını olan Thelma ve monoton hayatından sıkılmış garsonluk yapan Louise’in hafta sonu tatili için arabayla şehir dışına çıkmalarıyla başlar. Arkansas civarında mola verdikleri bir barın otoparkında Thelma saldırıya uğrar. Louise son anda Thelma’yı tecavüze uğramaktan kurtarır ve saldırganı vurarak öldürür. Olay yerinden uzaklaşarak, kaçak durumuna düşen ikili Louise’in arkadaşı Jimmy’den Louise’e ait 6.100 doları alarak Meksika'ya gitmeyi planlarlar. Bu sırada polis Thelma ve Louise’in arananlar listesine koyar. Yolda karşılaştıkları J.D. adlı otostopçuyu arabalarına alan ikili jimmy ile buluşurlar. Louise Jimmy’den meksikaya gitmesi için gereken parayı alır ancak J.D. parayı Thelma’dan çalar. Bu sırada FBI ajanı Hal, Thelma’nın kocasına ulaşır. Paraları olmayan ikili yolda bir marketi soyarlar. Polis J.D.‘yi yakalar Thelma ve Louise’in yol aldıkları güzergâhı öğrenir. Louise bir markette Hal ile telefonla konuşur. Hal teslim olmalarını ister Louise ise teslim olmayacaklarını söyler. Telefon konuşmasında yerleri tespit edilen ikili, polisin uzun süren araba takibinin ardından; büyük kanyonda sıkışırlar. Bu sırada Hal Grand kanyona ulaşır.
Yere ters konan bir kaplumbağa olağan yavaşlığına rağmen nasıl kendi gücüyle düz dönebiliyorsa , otuz yılını hapiste geçiren biri de herşeye rağmen ayakta kalmayı, yaşama tutunmayı başarabilir. Uçurumun sonsuz derinliğinde her düşüş tedricidir aslında. Fizik kurallarının aksine, gerçek hayatta birden düşmez insan. Zamanı parçalara ayıran bir süreksizlik hâkimdir alçalışına. Sahel Farzan ( gerçekte mahlası Sadegh Kamangar) , 1979’da İran Devrimiyle otuz yıl hapsedildiği hücresinden çıktığında kabuğunun ağırlığına rağmen dümdüz kalabilmeyi, ağır aksak da olsa ilerlemeyi başarır.
Onu esaretin değil, asıl aşkın en dipteki hücresinde bırakan karısını aramaya koyulur. Çünkü onu ölü bilen karısına sığınmaktan başka nefes alabileceği bir imkân yoktur yeryüzünde. Bu sebeple ayak bastığı İstanbul’da onu otuz yıl boyunca inandıklarından men eden gerçeklerle karşılaşır. O, dört duvar arasında hayatta kalmaya çabalarken, sürgündeki karısı da iki çocuğuyla birlikte mülteciliğin zor koşullarına rağmen yaşamını sürdürmektedir. Şüphesiz onları ayrı düşüren nedenler kadar, kavuşmalarını engelleyen sebeplerin ağırlığı da bundan sonraki yaşamlarına yön verecektir.
Çünkü sınırda yaşayanlar kendi topraklarını yaratırlar. Bir sürgün her zaman kapının eşiğindedir, ne içeri girebilir ne dışarı çıkabilir.Hapishane, insanı işte tam da bu sebeple kadük bırakır. Kendi olmaktan mahrum ederek, gölgesini bile yok ederek, süreksiz bir zaman yitimiyle başbaşa bırakıp aynı boşluğa defalarca düşürerek.
Kaplumbağalar da Uçar, Sarhoş Atlar Zamanı adlı unutulmaz filmlerin İranlı yönetmeni Bahman Ghobadi’nin son filmi Gergedan Mevsimi, tüm haksız eleştirilere rağmen, klasikler arasında yerini alacak bir film.
Şiir kelimelerle yazılır, demişti Mallarme. Hapiste ve sürgünde geçirdiği yıllarda S. Farzan ilkin kelimelerinden mahrum kalır. Onu suskunlaştıran bir devrim ilerlemeyi temsil edebilir mi? Sahel Farzan kimliksizleştirildikten sonra kendini temsil edebilir mi artık? Kelimelerin hasına, alasına haiz bir şair için otuz yıl mahpusluğun ardından en vahimi kelimesiz kalmak, içsel bir suskunluğa gömülmektir. Ghobadi, sualtı çekimleriyle böylesi bir dilsizliği imliyor. Suyun altında gözleri açık, kalbi atmaya devam eden ancak ağzını açtığı anda boğulacak bir adamın çaresizliğini yeryüzünde yaşıyor Sahel Farzan.
Ghobadi dört sene evvel İran hükümeti tarafından sınırdışı edilip ruhuna en yakın yer olarak seçtiği İstanbul’a yerleşince karar vermiş Gergedan Mevsimi’nin senaryosunu yazmaya. Çekimleri İstanbul ve Irak’ta yapılan filmde Yılmaz Erdoğan, Caner Cindoruk, Ahmet Mümtaz Taylan, Beren Saat ve Belçim Bilgin de rol alıyor İtalyan sinemasının dünya çapındaki ismi Monica Belluci ile Sahel Farzan’ın yaşlılığına hayat veren Behrouz Vossoughi dışında. Oyunculukları genel olarak iyi buldum, ama bilhassa Yılmaz Erdoğan’ın rolünün hakkını fazlasıyla verdiğini düşünüyorum, özellikle ruj emme sahnesinde çok etkileyiciydi. Beren Saat’in ise bu filmde kendini tekrarladığı hissine kapıldım, öteki oyuncular yanında sönük kaldığı kanaatindeyim.
Ghobadi’nin diğer filmlerinde de diyalog azdır, görsel dili güçlü bir sineması vardır İranlı yönetmenin. Metaforlardan sıkça yararlanır; sabık filmlerinde kullandığı kaplumbağa, at, sualtı imgelerinden bu filminde de yararlanmış,ilave olarak filmin adına ilham olan Gergedan’ın Son Şiiri’nden esinlenerek gergedan imgesine yer vermiş. Yılın tüm posasını; yani yaşamın tüm çirkinliklerini, yorgunluklarını, hayatımızdan eksiltilen ne varsa emip tüküren gergedan, aslında tüketim toplumunun kıskacında ideolojisizleştirilmiş, nesneleştirilmiş bireyi imliyor.
Yakın plan çekimleriyle artık bir Ghobadi üslubuna dönüşen anlatım Gergedan mevsiminde de hayat buluyor, önceki filmlerinin aksine yönetmen bu filminde geri dönüşlerden yararlanmış az da olsa. Filmin akışını gayet tutarlı ve yerinde buldum. Ghobadi salt diyaloga dayalı, her karesi anında tüketilen filmlerin tersine görsel gücü yüksek, bu kez kelimenin her anlamıyla şiirsel bir film yapmış.
Gelgelim eleştirelere. Yok baş karakter niye hiç konuşmuyormuş! Otuz yıl hapiste kalan bir adam bülbül gibi şakıyacak değildi ya. İran Devrimine neden yeterince değinilmemiş, film neden aşk üçgeninden ibaretmiş? Ne zamandan beri aşk filmleri , hele ki İran sineması söz konusu olunca, hafifseniyor? İranlı tüm yönetmenlerin politik film mi çekmesi gerekiyor?Üstelik filmin siyasi bir içeriğe sahip olmadığını söylemek yersiz veya Gergedan Mevsimi’ni salt aşk filmi olarak görmek abesle iştigal. Kaldı ki İran Devriminin geleceği parlak bir sanatçının, ilk kitabıyla dikkat çeken bir şairin yok yere hayatını nasıl kararttığını anlatırken, aslında her ani ve köklü değişimde hem yaşın hem kurunun nasıl yandığını gösteriyor film. Rejim değişikliğinin etki ve sonuçlarına bir sanatçının hayatı üzerinden değinip resmin bütününü anlamak için gözden kaçırdığımız her parçasını da fark etmemiz gerektiğini gösteriyor. Yani insanı, her daim insanı, rakam olarak değil birey olarak insanı, salt bir topluluğu değil, tek bir insanı…
Sanatta esas olan bir şeyin adını anmak değil, onu işaret etmektir. Ghobadi’nin sineması bunu ziyadesiyle başarıyor.
Dram. Tüm Türkiye'de saatlerce süren elektrik kesintisinin olduğu tek bir günde geçen ve o gün İstanbul'un Sucular mahallesinde yaşananları dört farklı karakterin birbirine geçen hikâyeleri üzerinden anlatan Hayaletler'in başrollerini Nalan Kuruçim, Dilayda Güneş, Beril Kayar ve Emrah Özdemir'in paylaşıyor.
Polisin, kızının cinayetinde bir şüpheli bulamaması nedeniyle olaya halkın dikkatini çekmek için üç reklam panosu satın alan bir anneyi ko...